İMO 49. Dönem 3. Danışma Kurulu Toplantısı Yapıldı
Eklenme Tarihi: 29/11/2025
TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası 49. Dönem 3. Danışma Kurulu toplantısı, 29 Kasım 2025 tarihinde çevrimiçi olarak gerçekleştirildi.
Divan Başkanı Taner YÜZGEÇ’in yürütücülüğünde başlayan toplantıda İMO Yönetim Kurulu Başkanı Nusret SUNA’nın konuşmasının ardından İMO Yönetim Kurulu Sekreter Üyesi Bülent TATLI tarafından Oda çalışmalarına ilişkin sunum yapıldı. Sunumun ardından katılımcılar söz alarak görüş ve düşüncelerini paylaştı.
Toplantıda; Mehmet Soner AKDOĞAN, İnal BÜYÜKAŞIK, Hayati KARATOKUŞ, Metin KORKMAZ, Cemal GÖKÇE, Cevat ÖNCÜ, Oktay GÜLAĞACI, Tahsin ASAN ve Abdullah BAKIR söz aldı.
Toplantı İMO Yönetim Kurulu Başkanı Nusret SUNA’nın kapanış konuşmasıyla tamamlandı.
İMO Yönetim Kurulu Başkanı Nusret Suna'nın yaptığı açılış konuşması:
Değerli meslektaşlarım,
Danışma Kurulumuzun saygıdeğer üyeleri,
Odamızın 3. Danışma Kurulu toplantısına hepiniz hoş geldiniz. Hepinizi Oda Yönetim Kurulumuz adına saygı ve dostlukla selamlıyorum.
Toplantımıza başlarken, bugün burada bir araya gelişimizin, yalnızca bir zorunlu gündem toplantısı ya da idari bir gereklilik olarak görmediğimizi, bu buluşmaların, meslek örgütümüzün demokratik kültürünün sürekliliğini sağlayan, üyelerimizin sesine kulak vermemizi mümkün kılan, ortak aklı büyüten önemli bir zemin olarak gördüğümüzü ifade etmek isterim. Odamızın aldığı her kararın, geliştirdiği her politikanın ve verdiği mücadelelerin gücünü işte bu zeminden aldığını vurgulamak gerekir.
Bilinmelidir ki burada dile getirilecek her fikir, yapılacak her eleştiri ve sunulacak her öneri, Odamızın çalışmalarını zenginleştirecek, yol haritamızı daha belirgin hale getirecektir. Bu toplantılar, farklı bakış açılarının birbirini beslediği, “ben” değil “biz” diyebildiğimiz, dayanışma kültürümüzün geliştiği en değerli alanlardır. Sizlerin katkılarıyla şekillenen bir yönetim anlayışının, mesleğimizi daha ileriye taşıyacak en sağlıklı yöntem olduğunu düşünüyoruz.
Elbette Odamızın iç işleyişi kadar, ülkemizin ve mesleğimizin içinde bulunduğu durum da bugünkü toplantımızın başlıca konularını oluşturuyor. Özellikle son dönemde kamuoyuyla paylaştığımız görüşlerin, bu salonun dışında da ne kadar hayati olduğunu hepimiz biliyoruz.
Değerli Meslektaşlarım,
Bizler bu çatı altında demokrasiyi, katılımcılığı ve ortak aklı yüceltirken; ne yazık ki penceremizi açıp ülkemize baktığımızda, hukukun ve demokrasinin giderek nefessiz kaldığı bir atmosferle karşılaşıyoruz.
Bir ülkenin geleceğe güvenle bakabilmesinin temeli hukuktur, adalettir. Ancak son dönemde, seçme ve seçilme hakkının, yani demokrasinin en temel kolonunun sarsıldığına şahitlik ediyoruz. Halkın oylarıyla seçilmiş belediye başkanlarının, haklarında kesinleşmiş yargı kararları olmamasına rağmen görevden alınması, yerlerine kayyımların atanması ve tutuklanmaları; yalnızca o kentlerdeki seçmen iradesinin değil, evrensel hukuk ilkelerinin ve masumiyet karinesinin de yok sayılmasıdır. Biz mühendisler, bir yapının ayakta kalması için temelin sağlam olması gerektiğini biliriz. Devletin ve toplumsal barışın temeli de adalettir; bu temelin zedelenmesi, hepimizin altında kalacağı bir enkaz yaratır. Demokrasiye ve hukuka sahip çıkmak, sadece siyasetin değil, kamu kurumu niteliğindeki meslek odalarının da tarihsel sorumluluğudur.
Bu hukuksuzluk iklimi, ne yazık ki derinleşen bir ekonomik krizle kol kola yürümektedir. Enflasyonun ve hayat pahalılığının yarattığı ağır tahribat, toplumun geniş kesimlerini olduğu gibi meslektaşlarımızı da yoksullaştırmaktadır. Emeğin değersizleştiği, alım gücünün her geçen gün eridiği bu tabloda; genç meslektaşlarımız geleceksizliğe sürüklenmekte, deneyimli mühendisler ise yaşam standartlarını koruma mücadelesi vermektedir. Ekonomideki bu olumsuzluklar sadece rakamlardan ibaret değildir; doğrudan sofralarımıza, şantiyelerimize ve mesleki onurumuza yansıyan yakıcı bir gerçektir.
Gerçekte ülkemizin en önemli gündem maddeleri arasında olması gereken ancak ısrarla görmezden gelinen iş cinayetleri konusu da son zamanlarda yaşanan tek tek ve toplu işçi ölümleriyle bir kez daha görünür hale gelmiştir. Canımızı en çok yakan ve vicdanlarımızı kanatan bu gerçek şantiyelerde, madenlerde, fabrikalarda her gün hayatını kaybeden emekçilerle karşımıza çıkıyor. İstatistikler ne yazık ki değişmiyor; inşaat sektörü, her yıl en fazla işçi ölümünün yaşandığı iş kolu olarak listenin en başında yer alıyor. Şantiyelerimiz, üretim alanları olmaktan çıkıp adeta birer ölüm sahasına dönüşmüş durumda. Biz bunlara "iş kaza" demiyoruz, açıkça ifade ediyoruz; bunlar birer "iş cinayeti”dir. Çünkü biliyoruz ki, bilimin ve tekniğin gereği yapılsaydı, maliyet kaleminden tasarruf etmek uğruna insan hayatı hiçe sayılmasaydı, o canlar bugün aramızda olacaktı. Denetimsizliğin, kuralsızlığın ve aşırı kâr hırsının bedelini emekçiler canlarıyla ödemektedir. İnşaat Mühendisleri Odası olarak, işçi sağlığı ve iş güvenliğinin kağıt üzerinde bir prosedür değil, yaşamsal bir zorunluluk olduğunu her platformda yüksek sesle dile getirmeye devam etmeliyiz.
Değerli meslektaşlarım,
Hepinizin bildiği üzere, Türkiye’nin deprem gerçeği karşısında, inşaat mühendisliği toplumsal sorumluluğu en ağır yüklenen mesleklerden biridir. Bu nedenle her bir tartışmamız, her bir çalışmamız, doğrudan toplumun can güvenliğine dokunan bir ağırlığa sahiptir. Bizler biliyoruz ki bu sorumluluğu, yalnızca mühendislik bilgi ve becerisiyle değil; kamu yararını önceleyen bir anlayışla yerine getirebiliriz.
Ülkemizin bir deprem ülkesi olduğu gerçeğiyle yaşarken, ne yazık ki afet yönetimi konusundaki yaklaşımın halen arzu ettiğimiz noktada olmadığını görüyoruz. Sadece Marmara Depreminden bu yana yaşadığımız afetleri analiz ettiğimizde, karşımıza çıkan tablo bize çok şey anlatıyor. Yıkımların ve kayıpların nedenleri ne yazık ki büyük benzerlikler gösteriyor. Sorun sadece afetin büyüklüğü değil; afet öncesinde riskleri azaltmaya yönelik bütünlüklü bir planlamanın hayata geçirilememesidir. "Yara sarmak" üzerine kurulu bir sistem yerine, "yara almamayı" hedefleyen, bilimin ve mühendisliğin gereklerini afet öncesinde yerine getiren bir anlayışa ihtiyacımız var. Geçmişte yaşanan acı tecrübelerin, bugün hâlâ benzer ihmaller zinciriyle tekrarlanıyor olması, meslek odası olarak üzerimizdeki sorumluluğu artırıyor.
Bu noktada, toplumda oluşan bazı yanlış algıları düzeltmek de yine biz inşaat mühendislerine düşüyor. Son zamanlarda basına yansıyan, belirli il ve ilçelerin zeminlerinin depremin etkisini artıracağı bu yüzden de bu bölgelerde konut satın almamak ve kiralamamak gerektiği şeklinde yer bulan görüşler, aslında mühendislik biliminin imkanlarını tam olarak kavrayamamaktan kaynaklanıyor. Oysa bizler biliyoruz ki; yapı güvenliği tek bir parametreye, sadece zemine indirgenemez. Mühendislik tam da burada devreye girer. Zemin özellikleri ne olursa olsun; doğru zemin etütlerinin yapılması, bu verilere uygun doğru statik projenin hazırlanması, nitelikli bir mühendislik hizmetiyle üretimin gerçekleştirilmesi ve tüm bu sürecin etkin bir şekilde denetlenmesi durumunda, her türlü zeminde güvenli yapı üretmek mümkündür. Zemini bahane etmek yerine, bilimsel süreçlerin ve denetim mekanizmalarının eksiksiz uygulanmasını savunmak zorundayız.
Değerli meslektaşlarım,
İnşaat mühendisliğinin merkezinde "insan" ve "yaşam hakkı" durmaktadır. Bizim mesleğimiz, doğrudan insan hayatına dokunan, güvenli barınma hakkını tesis eden bir meslektir. Elbette, yurttaşlarımızın, başlarını soktukları evlerin ne kadar güvenli olduğunu bilmeleri en temel haklarıdır. Bu doğrultuda şunu ifade etmemiz gerekir: bir binanın risk taşıyıp taşımadığını, olası bir depremde nasıl bir performans göstereceğini bilmek, şeffaf bir bilgi edinme hakkı kapsamındadır. Güvenli konutlarda yaşamak bir şans değil, haktır. Ve bu hakkın savunuculuğunu yapmak, teknik bilgimizi toplumun yararına sunmak, Odamızın varoluş sebeplerinden biridir.
Ne yazık ki geçmişte yaşadığımız büyük depremler, bilimin sesine kulak verilmediğinde, mesleki sorumluluklar yerine getirilmediğinde ve denetim mekanizmaları zayıflatıldığında ortaya çıkan sonuçları çok ağır biçimde hatırlattı. Sorumlulukların ertelenmesi, risklerin görmezden gelinmesi ve kısa vadeli çıkarların uzun vadede yaşam hakkının önüne konulması, aynı enkazları yeniden ve yeniden karşımıza çıkardı. Bu tablo, bize hem mesleki hem toplumsal olarak açık bir çağrı yapıyor: Aynı hataları tekrar etmeye tahammülümüz yok.
Değerli Meslektaşlarım,
Tam da bu noktada, mesleğimizin geleceğini ve yapı güvenliğini doğrudan ilgilendiren güncel ve hayati olduğunu düşündüğümüz yetkin mühendislik meselesine dair bir gelişmeye dikkat çekmek istiyorum. Bildiğiniz üzere Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından bu konuda iki çalıştay düzenlenmiş, bu çalıştaylara Odamız da davet edilerek sunum yapmış ve nihayetinde çalıştayların sonucunda bir rapor yayımlanmıştır. Öncelikle ifade etmek gerekir ki, 25 yıldır TBMM raporları ve kalkınma planlarında yer almasına rağmen bir türlü adım atılmayan yetkin mühendislik konusunun, Bakanlık tarafından gündeme alınmış olması –geç kalınmış da olsa– önemlidir.
Ancak ne yazık ki yayımlanan rapora bakıldığında Bakanlık yetkin mühendislik meselesini hala tam olarak doğru kavrayamamış görünmektedir.
Rapor incelendiğinde Bakanlığın ısrarla “Yetkinlik” yerine "Uzmanlık" kavramını kullandığı dikkat çekmektedir. Oysa uzmanlık, akademik ve dar bir alanda derinleşmeyi ifade ederken; bizim ihtiyacımız olan bilgi, deneyim, pratik beceri ve etik değerleri kapsayan "Yetkinlik"tir.
Bakanlığın "Taslak Çerçeve"sinde önerdiği model, ne yazık ki tüm mühendislik disiplinlerini tek bir parçada görmekte; can güvenliği açısından kritik sorumluluklar taşıyan inşaat mühendisliği ile diğer mühendislik disiplinlerini aynı kalıba sokmaktadır.
Bakanlıkça önerilen sistemde "3 yıl deneyim ve sınav" gibi kriterler getirilse de bu kriterler Bakanlığın kendi çıkardığı ve yüksek yapılar için 7 yıl deneyim aradığı yönetmeliklerle dahi çelişmektedir.
Raporda belki de dikkat çeken en önemli konu, Bakanlık "Yol Haritası"nda meslek odalarına sadece "kriter belirleme" gibi ikincil bir rol biçmekte, süreci kendi tekelinde yürütmek istemektedir. Oysa dünyadaki tüm başarılı örneklerde olduğu gibi, yetkinlik sisteminin merkezinde, üyelerinin sicilini tutan ve onları denetleyen Meslek Kuruluşları yer almalıdır.
Bizler, akademik unvanlara dayalı "uzmanlık" arayışının sahada çözüm olmadığını, asıl ihtiyacın meslek odası denetimindeki "Yetkin Mühendislik" olduğunu her platformda savunmaya devam edeceğiz.
Değerli Meslektaşlarım,
Hepinizin bildiği üzere Aralık ayında gerçekleştireceğimiz İnşaat Mühendisliği Kurultayı son derece önemli bir süreçtir. Kurultayı, yalnızca teknik bir toplantı değil; mesleğimizin sorunlarını bütün yönleriyle tartışmayı, çözüm önerileri geliştirmeyi ve geleceğe ilişkin kapsamlı bir mesleki-politik perspektif oluşturmayı amaçlayan büyük bir ortak üretim alanı olarak görüyoruz.
Kurultaya hazırlık sürecinde tüm şubelerimizde düzenlenen çalıştaylar başarıyla tamamlandı. Bu konuda çalışma yürüten, üyelerimize ulaşan, onların görüş ve önerilerini alan tüm meslektaşlarıma ayrı ayrı teşekkür etmek istiyorum. Gerçekten de bu çalıştaylar, meslektaşlarımızın düşüncelerini, eleştirilerini ve önerilerini özgürce ifade edebildikleri, tartışmanın hiçbir sınıra takılmadığı değerli platformlar oldu. Burada üretilen tüm görüşler, kurultayın kolektif aklını oluşturacak temel kaynaklardır, desek yeridir.
Afetlere karşı mühendisliğin rolü, yapı güvenliği, denetim mekanizmaları, mesleki etik, genç mühendislerin sorunları, istihdam, kamusal politikalar, teknik uygulamalardaki yapısal aksaklıklar… Tüm bu konular, yalnızca teknik sorunlar değil; aynı zamanda toplumsal hayatın güvenliği ile doğrudan ilişkili konulardır.
İşte kurultay, bu bütünsel yaklaşımı yeniden tartışacağımız, çözüm yollarını netleştireceğimiz ve kamu yararını önceleyen, kalıcı ve derinlikli bir belge oluşturacağımız temel bir adımdır.
Mesleğin tüm alanlarında yayılan sorunları yalnızca teşhis eden değil; çözüm yollarını oluşturan, talepleri netleştiren, politik bir çerçeve inşa eden kapsamlı bir belge üretme hedefi taşıyoruz. Kurultaydan çıkacak sonuçlar hem meslektaşlarımızın çalışma koşullarını iyileştirmeyi hem mühendislik hizmetlerinin niteliğini yükseltmeyi hem de toplumun can güvenliğinin korunmasında daha etkin rol almayı sağlayacaktır.
Değerli Danışma Kurulu Üyeleri,
Değerli Meslektaşlarım,
Bu güçlü demokratik yapının bir diğer önemli durağı ise önümüzdeki Şubat ayında yapılacak şube genel kurulları ve seçimleridir.
Bu süreçler, Odamızın demokratik karakterinin en görünür hale geldiği, üyelerimizin kendi örgütlerini bizzat yönlendirdiği, sorumluluk aldığı ve sözünü kurumsal yapıya dönüştürdüğü süreçlerdir. Yıllardır büyük bir olgunlukla yürüttüğümüz bu seçimler, yalnızca yönetim değişikliklerini belirlemiyor; aynı zamanda Odamızın kurumsal kültürünü, mesleki dayanışmayı ve toplumsal rolümüzü yeniden güçlendiriyor.
Genel kurullar, yalnızca yöneticileri belirlediğimiz toplantılar değildir; Odamızın geleceğini nasıl şekillendireceğimizi, hangi ilkelere bağlı kalacağımızı ve mesleğimize nasıl sahip çıkacağımızı tartıştığımız katılımcı platformlardır.
Bugün kamuoyunda İMO’nun sözü dikkate alınan, değerlendirmeleri takip edilen, politikaları önemsenen bir kurum olmasını sağlayan en temel unsur bu güçlü demokratik yapıdır. Çünkü bu yapı sayesinde Odamızın ürettiği her görüş, yalnızca yöneticilerin değil, on binlerce mühendisin ortak iradesinin bir yansıması olarak ortaya çıkıyor. Tam da bu nedenle kamuoyu, Odamızın çalışmalarına kulak veriyor; bilimsel ve toplumsal sorumluluğa dayanan bu kolektif iradeye güven duyuyor.
Seçim sürecimize dair teknik bir hususu da açıklığa kavuşturmak isterim. Bilindiği üzere son Genel Kurulumuzda delege sayılarına ilişkin bir karar almıştık. Ancak bu karar, yargı süreci neticesinde mahkeme tarafından iptal edilmiştir. Hukuka ve yargı kararlarına olan saygımız gereği; önümüzdeki süreçte delege yapımız, iptal edilen karar öncesindeki haliyle, yani bir önceki dönemde uygulandığı şekliyle işletilecektir.
Saygıdeğer Meslektaşlarım,
Önümüzde İnşaat Mühendisliği Kurultayı ve Oda Genel Kurulları gibi önemli süreçlerin bulunduğu bir döneme giriyoruz. Bu süreçlerin her biri, meslek örgütümüzün demokratik kültürünü güçlendirecek, mesleğimizin toplumsal sorumluluğunu daha görünür kılacak ve hep birlikte ürettiğimiz politikaları daha sağlam temellere oturtacaktır.
Bugünkü Danışma Kurulu toplantımızın da bu sürecin önemli bir parçası olarak verimli, yapıcı ve yol açıcı olacağından kuşku duymuyorum. Katkılarınız, emeğiniz ve bu ortak çabaya olan inancınız için hepinize içtenlikle teşekkür ediyorum.