Mevcut Yapı Risk Tespit Süreçlerinde Sadece Titreşim Odaklı veya Jeofiziksel Sismik Ölçümlere Dayalı Yapısal Güvenlik Kararı Alınamaz!
TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası Yönetim Kurulunun, Resmî Gazete’de yayımlanan Jeofizik Mühendisleri Odası SMM Yönetmeliği hakkında, 24 Haziran 2026 tarihinde yaptığı açıklama.
Eklenme Tarihi: 25/06/2026
20 Haziran 2026 tarihli ve 33286 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan yönetmelik değişikliği ile Jeofizik Mühendisleri Odası SMM Yönetmeliğinin 5. maddesine; mikrotremor yöntemiyle periyot belirleme, sismik/sonik yöntemler ve yapı radarıyla taşıyıcı sistem incelemesi ile özdirenç yöntemiyle donatı korozyon tayini gibi alanlar eklenmiştir.
TMMOB bünyesindeki disiplinler arası görüşme süreçlerine konu olan bu teknik uygulamaların, sahada ve kamuoyunda “bir binanın projeye uygunluğunun araştırılabileceği”, “kullanılan beton kalitesi ile demir donatıların sıklığı ve çapının projeye uygunluğunun ultrasonik yöntemlerle belirlenebileceği”, “yapının oturduğu zeminin ve yapının her katının hakim titreşim periyodlarının ölçülebileceği ve buna göre de görebileceği maksimum ivmelerle yapının bir depremde hasar görüp görmeyeceğinin belirlenebileceği”, “yapılarda korozyona bağlı risklerin bu şekilde belirlenebileceği”, “bina güvenliğinin belirlenmesi için taşıyıcı elemanlardan karot alınmasına gerek olmadığı”, “mikro-tremor tekniği ile zemin ve yapı titreşim periyodunu ölçerek yapının kaç büyüklüğündeki bir depreme dayanabileceğinin belirlenebileceği” "yapı güvenliği analizinin tamamlandığı" şeklinde yanlış bir algıya yol açmaması adına mesleki ve bilimsel gerçeklerin paylaşılması zorunluluğu doğmuştur.
Odamızın tüm teknik dokümanlarında ve/veya raporlarında/açıklamalarında her daim vurguladığı üzere; jeofiziksel yöntemlerle elde edilen sismik dalga hızları, yansımalar veya elektriksel özdirenç değerleri, fiziksel birer parametre ölçümüdür. "Saha verisi toplama" işlemi ile "yapısal performans ve risk analizi yapma" eylemi kavramsal, yöntemsel ve hukuki açıdan birbirinden kesin çizgilerle ayrılmalıdır. Bina taşıyıcı sistemlerinin ve deprem güvenliğinin belirlenmesi; yapının geometrisi, taşıyıcı sistem detayları, beton kalitesi ve donatı özellikleri gibi verilerin, Türkiye Bina Deprem Yönetmeliği (TBDY) gereğince statik ve dinamik analiz modelleriyle birleştirilmesini gerektiren, bütünüyle İnşaat Mühendisliğinin yasal ve bilimsel uzmanlık alanıdır.
Mevcut binaların deprem etkilerine karşı risklerinin belirlenebilmesi için bütün dünyada da uygulanmakta olan yöntemlerin bir benzeri Ocak 2019’da yürürlüğe giren Türkiye Bina Deprem Yönetmeliği’ne göre yapılmaktadır. Bu yönetmelik kapsamında yapılacak işlemler açık bir şekilde belirlenmiştir. Bu işlemlerden biri olan betonarme sistemlerdeki malzeme kalitesinin belirlenmesi işlemi tahribatsız muayene işlemleri de kullanılarak beton için karot alınması suretiyle, demir içinde aynı şekilde tahribatsız muayene işlemleri ve sıyırma yöntemiyle gözle doğrulanması işlemleriyle gerçekleştirilmektedir. Bunun yanı sıra Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığınca yayımlanan 6306 sayılı Kanunun Uygulama Yönetmeliği’nin Ek-2’sinde yer alan Riskli Yapıların Tespit Edilmesine İlişkin Esaslar’da da benzer bir yöntem kullanılmakta ve yapı taşıyıcı sisteminde kullanılan malzeme özellikleri laboratuvarlarda belirlenmektedir.
İlgili düzenlemede ifade edilen mikro-tremor yöntemi, ortam titreşimi nedeniyle, yapıların oturduğu veya oturacağı zeminde düşük genlikli titreşimlerin ölçümü ve bunların analizi ile zemin tabakalarının dinamik özelliklerinin (baskın periyot, kayma dalgası hız profili gibi) belirlenmesi işlemidir. Dolayısıyla bu tür ölçümler ile sismik mikro-bölgeleme yapılabilir, yani potansiyel sismik veya deprem eğilimli bir alanı, sıvılaşmaya yatkınlık, heyelan ve kaya düşme tehlikesi, depreme bağlı su baskınları gibi sahanın bazı jeolojik ve jeofiziksel özelliklerine göre bölgelere ayırma işleminde kullanılabilir. Böylelikle, alan içindeki farklı konumlardaki sismik tehlikeler daha doğru bir şekilde tanımlanabilir.
Öte yandan, bina ve diğer yapıların deprem, rüzgâr, patlama vb. dinamik yüklere maruz kaldıklarındaki davranışlarını belirleyen yapısal sistem dinamik özelliklerini tespit etmek için yapı dinamiği alanında mevcut yapılara uygulanan testler geliştirilmiştir. Bu testlerde yapılardaki titreşimler, yapıların önceden belirlenen yerlerine yerleştirilen ölçüm cihazları ile kaydedilir ve elde edilen veriler kullanılarak yapıların dinamik özellikleri belirlenir. Harmonik dış kuvvet ile zorlamalardan, rüzgâr gibi çevresel etkilerden ve deprem gibi yer hareketlerinden olmak üzere titreşim kaynaklarına göre bu testler üçe ayrılırlar. Ayrıca, 2019 yılında yürürlüğe giren Türkiye Bina Deprem Yönetmeliği ile Deprem Tasarım Sınıfı 1 ve 2 olan 105 m’den yüksek binalarda yapı tepkilerinin gerçek zamanlı olarak izlenmesi zorunlu hale getirilmiştir. Bu sistemlerin kurulumunu ve işletmesini ise AFAD’ın yayımladığı Yapı Sağlığı İzleme Sistemi Uygulama Yönergesi düzenlemektedir. Diğer bina ve yapılara da kurulabilen yapı sağlığı izleme sistemleri, deprem sonrasında yapı güvenliğinin kısa sürede tespit edilmesine ve ekonomik kayıpların azaltılmasına imkân vermektedir. Burada yapının sürekli izlenen dinamik özellikleri deprem öncesi ve sonrası durum için karşılaştırılmakta ve yapıda hasar olup olmadığı tespit edilebilmektedir. Dolayısıyla, daha önce izlenmeyen bir binada deprem sonrası yukarıda bahsedilen titreşim ölçümleri sonucunda tespit edilen baskın yapı periyodu (ya da frekansı) tek başına binanın mevcut durumunu ve ileride olabilecek bir depremdeki güvenliği hakkında bir bilgi vermez.
Bu ve benzeri analizler sonucu saptanacak olan baskın yapı periyodu, yapının kütlesi, geometrisi ve kullanılan malzemelerin özellikleri tarafından etkilendiğinden ölçülen baskın periyot tek başına yapının bir deprem anındaki performansına dair bir indikatör olarak kullanılamaz. Yine zemin ve bina baskın periyotlarının bilinmesi binanın riskli olup olmayacağı hakkında bir bilgi vermez. Yapımda kullanılan malzeme özellikleri, deprem riski, bina elemanlarının detaylı tasarımı bilinmeden bir yapının deprem performansının tahmin edilmesi bilimsel olarak mümkün değildir. Elbette, yapıların dinamik özelliklerinin tespiti yönetmeliklerin geliştirilmesi, yapısal sistem modellemesinin iyileştirilmesi, yapısal sağlık izlemesi, sismik risk değerlendirme çalışmaları ve benzeri birçok çalışma için önemlidir ancak tek başına yeterli değildir ve gelişmiş ülkelerde mevcut riskli yapı tespit yönetmeliklerinin hiçbiri sadece titreşim odaklı bir ölçüme dayalı bir karar alınmasına izin vermemektedir.
Kamuoyu ve Kurumlar İçin Uyarı
Vatandaşlarımızın, yerel yönetimlerin ve ilgili tüm kurumların "jeofiziksel ölçüm yapıldı, dolayısıyla binanın deprem risk analizi tamamlandı" şeklinde yanıltıcı bir algıya kapılmamaları hayati önem taşımaktadır. Bürokratik veya yasal düzenlemelerde farklı meslek disiplinlerinin yetki tanımlarının birbirine karıştırılması, söz konusu husus "kamu can güvenliği" olduğunda telafisi imkânsız sonuçlar doğuracaktır. Gelişmiş ülkelerde ve uluslararası standartlarda, mevcut yapı risk tespit süreçlerinin hiçbir aşamasında sadece titreşim odaklı veya jeofiziksel sismik ölçümlere dayalı yapısal güvenlik kararı alınmasına izin verilmemektedir.
TMMOB çatısı altında yürütülen süreçlerde her daim ifade ettiğimiz üzere; her meslek disiplininin ürettiği veriler kendi uzmanlık sınırları içerisinde son derece değerlidir. Ancak, yapıların risk tespitlerinde ve deprem performansı değerlendirmelerinde yasal ve bilimsel yetki, statik ve dinamik tasarım süreçlerine hâkim olan İnşaat Mühendislerindedir.
Kamu can güvenliğini doğrudan ilgilendiren yapısal değerlendirme süreçlerinde bilimsel gerçeklikten uzak ve mesleki uzmanlık sınırlarını aşındıran her türlü uygulamaya karşı mücadelemizi kararlılıkla sürdüreceğimizi kamuoyunun ve meslektaşlarımızın bilgisine sunarız.
TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası
Yönetim Kurulu